Orta Anadolu Ormanlarla kaplanabilir mi?

ahlatvealic 

ORTA ANADOLU ORMANLARLA KAPLANABİLİR Mİ ?

 

Gültekin, H, C, 2006, Orta Anadolu Ormanlarla Kaplanabilir Mi, TUBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi,  Sayı: 469, s 68-71, Ankara.

 

 

Kıyı bölgelerinden içerilere doğru denizin etkisi azalır, ilkim karasallaşır, ormanlar yavaş yavaş azalır, bodurlaşır ve biter. Ormanın bittiği, bitki örtüsünün seyrelip bodurlaştığı yerde boz topraklar başlar. Boz toprak verimsiz ve kıraçtır.  Buralarda dereler bahar aylarında  taşkın, yazın ise kurudur. Taşkın dereler koruyucu örtüsü azalmış, tutunacak yeri olmayan boz toprakları bilmedikleri bölgelere sürükler. Bu yüzden ıslak boz topraklar sakız gibi yapışkandır. Ayakkabılarınızı tutunacak bir dal olarak görür, umutsuzca yapışır, ayakta büyür, insanı yürüyemez hale getirir. Buraların en önemli nehrinin adının Kızılırmak olması tesadüf değildir.  

 

Boz topraklarda sert ve soğuk kış aylarının ardından bahar yağmurları başlar. Bahar yağmurları buğday tarlalarına çabucak boy attırır. Yol kenarlarında gelincikler, papatyalar, dağlarda çiğdem, navruz, kar çiçeği gibi soğanlı bitkilerle mevsimlik otlar biter. Çiğdem bittiği yerde öyle çok biter ki, sapsarı tarlalar oluşturur, dağlar mis gibi çiğdem çiçeği kokar.  Tarla kenarlarında madımak, yemlik, kuşkuş, ebegömeci gibi yenebilen otları kadınlar yarışırcasına toplar. Tüyleri kirlenmiş cılız koyunlar, taze çıkmış otları tohum tutmalarına fırsat vermeden  hızla   tüketir.  Bahar sonunda gök donuklaşır, bulutlar kaybolur, son bir kez yüksek dağlarda bulutlar tekrar yükselir, rüzgar sertleşir, şiddetli sağanak tüm boz toprakları kaplar, dağlardan ovalara doğru toprak kokar, sonra başka yerlere gider, bir daha da yağmur yağmaz. Ekin tarlaları, hardal, turp otu gibi, hepside sarı çiçekli istilacı bitkilerle kaplanır.  Güneş başak tutan ekin tarlalarının üzerinde biraz daha fazla parlar, hava kurur, son su zerrecikleri de toprağı terk eder. Buğday yaprakları önce sertleşir, orta damarlarından başlayarak saramaya başlar, sarı sapsarı bir renk tüm ovaları kaplar. Sapsarı ovalarda hafif bir yel esse ekinlerin fısıldaştıkları bile duyulur.

ahlatvealic

  Kekik kokan tepelerin üzerinde koyunlar boşuna ot arar. Zira görünürde bacakları  dalayan, geven, keçi payamı gibi çalılardan, sağa sola tek tek serpiştirilmiş alıç, ahlat gibi bodur ve dikenli ağaççıklardan ayrı sadece yavşan otu kalmıştır. Koyunlar bir dahaki bahara kadar yavşan otu yemek zorundadır. 

Bire beş en çok bire on veren uçsuz bucaksız buğday tarlalarının ucunda sanki sonradan varolmuşçasına kıraç tepeler ve tepelerin ardında boz dağlar görülür. Üstleri kekik kokan tepelerin eteğinde köyler aniden bitiverir. İnsan daha öce fark etmediğinden birden ürker, şaşkına döner. Toprak damlı, kerpiç duvarlı binalardan oluşan köy 1-1.5 m. yükseklikte bir toprak yığınından ibarettir. Kuru ot, saman kokan köyleri gençler terk etmiş, geride yalnız yaşlılar kalmıştır.

Boz toprakların uçsuz  bucaksız alanlar kapladığı; köyün, ağacın, çalının, ayının, kurdun, kuşun hemen her şeyin boz rengi aldığı yer bozkırdır. Buralarda kuşlar üzerine basmadan uçmazlar, hep yürürler.      

Ben Kızılırmak kenarında, bozkırı ortasında, doğdum. Köyümüzün dağlarında 7 adet ahlat (çördük) ağacı, 2 adet alıç ağacı, birde keçilerin bile yemeye cesaret edemediği sağa sola dağılmış karamuk öbekleri, karamuk öbeklerinin bir tanesinin tam ortasında türemiş ardıç ağacından başka ağaç yoktu. Sağa sola rast gele dal budak salmış ahlat ve alıç ağaçları, hep birbirlerinden uzakta, yalnız olarak biterler. Köyümüz insanları, bir şey dilemek istedikleri zamanlar, kimselere görünmeden en yaşlı ağacın altında dilekte bulunur, dallarına çeşitli renklerde çaput bağlarlar. Kurnazlık nedir bilmeyen bu ağaçların dalları, göğü örtmez, onların altından bulutlara bakarak dilediğiniz gibi hayal kurabilirsiniz. Bir bahar ayında, dilek ağacına giden cılgadan koşarak eve dönmüştüm. “Nine nine dilek ağacı kurumuş’’ diye ağlayarak atılmıştım. Ninemde “senden başka ağacı ziyaret eden kalmadı, koca kış boyunca sende gidemedin, sanırım yalnız kalan ağaç korkudan ölmüştür’’ diye yanıtlamıştı.     

“Ormansız dağ olur mu’’ diye sorardım nineme. Ninemde “olmaz ama oğlum insanların olduğu yerde her şey mümkün’’ diye yanıtlardı. Oturduğumuz evi örnek vererek anlatırdı. Atalarımızdan kalan toprak damlı evin tavanındaki 30-40 cm. kalınlıkta 15-20 metre boyunda kalem gibi onlarca yekpare ardıç mertekleri ve direkleri gösterirdi. “Bak bakalım etrafımızda hiç orman var mı’’  diye sorar, ardından  eklerdi; “bu evin ne zaman inşa edildiğini bende bilmiyorum ancak gördüğün ağaçlar civardaki ormanlardan getirilmiş, simdi bir tek kök ararsan bulamazsın’’ derdi.  Ben de ona, “insanın olduğu yerde orman yok oluyorsa aynı insan tekrar var edilemez mi’’ diye sorardım.Öyleyse siz yapın diye yanıtlardı. Beklide bunu yapmak için orman mühendisi oldum.   

Tarihi kayıtlarda ninemi doğrulamakta. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinden Ankara çevresinin kesintisiz ormanlarla kaplı olduğunu öğreniyoruz. Ankara savaşında Timur fillerini bu ormanlarda sakladığını söylüyor. İnanılmaz olan sadece 600 yıl sonra bu ormanlardan geriye içerisinde; akçam, meşe, ardıç, alıç, ahlat ve keçi payamından oluşan 160 hektarlık Beyman kalıntı ormanının kalması. Ayrıca, Frig Kral Ailesi ve asil zenginlerinin ölüleri, ardıç ağacı  kütükleri ile yapılmış, mezar odalarını içeren tümülüslerde gömülmüş olmaları Orta Anadolu ormanlarında tahribatın geçmişi konusunda önemli kanıtlardan biri. Daha 280 yıl önce Tourneford Bursa’dan Ankara’ya giderken, Eskişehir çevresinin güzel ve sık ormanlarla kaplı olduğunu söyler. Bir çok antik kentte yapılan kazılar ve polen analizlerinden elde edilen bulgular, bugün Orta Anadolu’da hiç bulunmayan ağaç taksonlarının  varlığını kanıtlar.

Birde uzaktan bakıldığında bulut gölgesini andıran Beyman Ormanı, Yozgat çamlığı gibi kalıntı büklerle, tarla içlerinde, mezarlıklarda,  kuytu alanlarda tek yada öbekler halinde diğer orman artıkları mevcut. Orman artıklarının çoğunluğu akraba bireylerden oluştuğundan ağaçlar ya tohum tutmaz, ya  tutan tohum çimlenmez ya da çimlense dahi yaşayamaz.  Yorgun ve bitkin orman kalıntıları insanda dokunsan çekip gideceklermiş gibi bir duygu yaratır. Ayrıca Atatürk zamanından bu yana yapılmış, Ankara’nın etrafında olduğu gibi, yeşil kuşak ağaçlandırma örnekleri var.     

Orta Anadolu’da karasal ve kurak iklim koşulları etkindir. Bu bölgede sıcaklıklar Sivas ve Yozgat’ta olduğu gibi  -30 ºC’nin altına inebilir veya Ankara ve Konya’da olduğu gibi 40 ºC’nin üzerine çıkabilir. Yaz ve kış, gece ile gündüz sıcaklık değişiminin fazla olması karasal iklimin en önemli özelliğidir. Yıllık ortalama yağış miktarı ovalarda 300 mm’ye inebildiği gibi yükseklerde ise 600 mm’nin üzerine çıkabilir. En yağışlı dönem bölgenin doğusunda ilkbahar batısında ise kış mevsimine rastlar. Yılın en az 3-4 ayı kurak ve sıcak geçer. Kuzey rüzgarlarının hakim olduğu bölgede bağıl nem ağustos ayında %2’lere kadar düşer. Yağışların yıllara göre dağılımında da önemli sayılacak farklar görülür. Örneğin Konya’ya düşen yıllık ortalama yağış miktarı 326 mm iken bazı yıllar bu rakam 550 mm’ye çıkabildiği gibi bazı yıllarda ise 150 mm’ye kadar düşer. Yıllık ortalama bulutluluk 5 gündür. Yağış azlığı nedeniyle toprak oluşumunda kireçlenme süreci egemendir. Buna bağlı olarakta alkalen reaksiyon gösteren topraklar baskındır. Bunun yanında, Konya Ovası’nın engin bölümlerinde yer yer çorak topraklar görülür. Çorak toprak beyazdır, tuz kokar. Oralarda bozkır bitkileri dahi yetişmez, sadece tuzcul bitkiler yer alır.

Yukarıdaki ekolojik veriler incelenirse bölgenin zaman zaman çöl ortam şartlarına kaydığı açıkça görülür.Var olma ile yok olmanın sınır değerleri arasında yaşayan kurak, yarı kurak ormanlar ve bozkırlar yoğun insan baskısına maruz kalarak yok olmuş, bunun sonucu; toprak taşınmış, toprağın su tutma kapasitesi en aza inmiş, yüzeysel akış şiddetlenmiş, biyolojik etkinlik en aza inmiş, kendini yenileyemez hale gelmiş, ekolojik sistem yıkılmış ve insan kökenli olarak ormanlar bozkırlaşmış, bozkırlar ise çölleşmeye başlamıştır.

Ormanların tutunabileceği bir alt birde üst sınır vardır. Akdeniz bölgesinde alt sınır deniz kenarından başlayıp yüksek dağların 2000-200  metre yüksekliğinde bulunan artık ağaçların yetişmesine engel ekolojik koşulların oluştuğu yüksek dağ kırlarına kadar çıkar. Yani alt sınırı deniz, üst sınırı ise dağ kırı olan 2000-2200  metrelik bir ene sahiptir. Orta Anadolu gibi karasal iklime sahip alanlarda ormanların alt sınırı bozkıra dayanır. Ormanın alt sınırı kuraklıktan, üst sınırı ise aşırı iklim koşullarından dolayı ağaçların tutunabileceği son sınırdır. Bu sınırlar bozkırın ve dağ kırının en verimli bölümünü oluştururken ormanların ise en verimiz ve hassas bölümüdür. Ormanların genişlini, denize olan uzaklık, yağışları getiren hakim rüzgarlar, kuru rüzgarlar, güneşlenme, gölgelenme ve toprak özellikleri belirler.

Orta Anadolu Bölgesinde Ankara’da olduğu gibi 1000-1100 metrenin, Sivas’ta olduğu gibi 1400  (bazı alanlarda 1600  hatta 1800 metre)  metrenin altında bulunan alanlar doğal bozkır bölümünü oluşturur. Bozkırın ormanla birleştiği alt sınır orman tahribatının en erken başladığı yerleşim alanlarıdır. Buralar iyi mera otlarının ve buğdayın yetiştiği alanlar olduğu gibi, insanların ormanla ilgili gereksinimlerini karşılayacak en yakın yerdir. Bu alanlarda yıllık ortalama yağışın 400 mm’nin altında olması, yazların kurak ve sıcak geçmesi, hava bağıl neminin düşük olması nedeniyle buharlaşmanın artması ağaçların yetişmesini engellemektedir. Bu alanda yavşan (Artemisia) ve kekik (Thymus) gibi tek ve çok yıllık bitkilerle, acıpayam (Amygdalus orientalis), çatlı (Paliurus spina-cristi), gövem (Prunus spinosa) gibi bazı çalı ve ağaççık türleri  egemendir. İç Anadolu bozkırının en belirgin bitkisi ise yavşan otudur (Artemisia fragnans). Ormanın doğal üst sınırı 2000-2200 (2400) metredir. Bu bölümde daha çok çayır otları, geven ve kirpi dikeni (Acantholimon) gibi dikenli, yastık şeklinde bitkiler görülür. Orta Anadolu’da ormanların genişliği 600-1200 metre arasında değişir.

Geven ve kirpi dikeni bittiği yerde öyle sık biter ki, arasından yılan bile geçemez, toprağı öyle sıkı korur ki, bir tek zerresinin gitmesine izin vermez. Çobanlar bitkileri “iyi’’ ve “kötü’’ diye ikiye ayırır.   Onlar için geven baş düşmandır. Her gelip geçtiklerinde bir ateş tutturur, göklere yükselen kapkara dumanı sevinçle seyrederler. Ertesi bahar, her taraftan çeşit çeşit ot biter. Taze otlar, tohum tutmaya zaman kalmadan hızla tüketilir, son yağmurlarla birlikte toprak akar gider, geride sadece taş kalır.

Ormanın üst sınırında yapılan yoğun yaylacılık yukarıdan aşağıya, alt sınırındaki yerleşim yerlerinin gereksinimi sonucu da aşağıdan yukarı doğru ormanlar hızla daralmış, ardından yok olmuş ve onların yerine aşırı koşullara daha dayanıklı bozkır bitkileri almıştır. Oysa oranın gerçek bitki örtüsü aşağıdaki orman birliklerinden oluşmaktaydı.

Bozkır sınırından, 1400-1500 metre yüksekliğe kadar çoğunluğunu saçlı meşe  (Quercus cerris) ve tüylü meşenin (Quercus pubescens) oluşturduğu birliğe çoğu zaman ardıçda (Juniperus) katılır. Meşe veya meşe-ardıç birliğinin içerisine ahlat (Pyrus), alıç (Crataegus), karamuk (Berberis), acıpayam, gövem (Prunus spinosa), kuşburnu (Rosa) ve diğer yabanıl meyveler karışır. Bu birlik, bozkırı 300-500 m eninde bir kuşak gibi sarar.

Meşe ardıç birliğinin üzerinde en kuzeyde sarıcam (Pinus sylvestris), biraz güneyde akcam (Pinus nigra) onun üzerinde sarıcam, daha güneyde akçam ormanları üst sınıra kadar çıkar.Yer yer akçamlar Beyman ormanında olduğu gibi 1300 metreye inebildiği gibi Ankara’nın kuzeyinde bazı yarı nemli alanlarda 1000 metreye kadar da inebilir. Bu birliklerin hemen hepsinde ardıç, meşe, alıç, ahlat ve diğer yabanıl meyveler karışıma katılır veya münferit olarak bulunur. Orman Bakanlığı verilerine göre Orta Anadolu’da 1 622 000 hektar insan kökenli bozkır ağaçlandırılabilir niteliktedir. Bu rakam ülkemiz genelinde yapmayı öngördüğümüz ağaçlandırma çalışmalarının üçte birinden fazlasını oluşturur.  Sarıçam sadece Karadeniz ikliminin iç Anadolu’ya sarktığı, katran ise Akdeniz ikliminin İç Anadolu’ya sarktığı alanlarda mevcuttur. Mevcut ormanların tamamına yakının akçam, ardıç ve meşeler oluşturur. Kurak alanlarda ormanların varlığını devam ettirebilmesini ortalama değerlerden daha çok uç değerler belirler. Yanı 10 yılda, 20 yılda, 50 yılda, 100 yılda bir oluşacak en az yağışlar ve en düşük sıcaklıklar en belirgin etkenlerdir. Bunların yanında; gölgelenme, kuytuluk, yağışların yönleri, toprak türü ve derinliği de diğer belirleyici unsurlardır. Çalışmalar, bu etkenlerin tamamı düşünülerek, doğal türlerin ekolojik isteklerine göre münferit yada öbekler halinde yapılmalıdır.  

Geçmişten bu yana  Orta Anadolu’da yapılan ağaçlandırma çalışmaların çoğunluğu, büyük kentlerin etrafında, bozkır yada meşe-ardıç birliği içerisindedir. Bozkır birliğinde hiç ağaçlandırma yapılmamalı, meşe-ardıç kuşağında yapılan çalışmalarda doğal türlerin karışımı  kullanılarak yapılmalıydı. Oysa çalışmalarda; akçam, katran (Cedrus libani), salkım ağacı (Robinia pseudoacacia), dişbudak yapraklı akçaağaç (Acer neğundo) gibi türler kullanılmıştır. Bu türlerin hiç biri bu birliğin üyesi değildir. Bu nedenle aşırı kurak veya soğuk yılları takiben bazı türler sahadan hızla çekilmiş veya bodurlaşarak sağlıksız hale gelmiştir. En yukarı, en nemli yere dikilmesi gereken türler en aşağıya bozkır sınırına dikilmesi böyle bir sonucu doğurmuştur. Örneğin Ankara civarında 30-40 yıllık sarıcamlar, Eskişehir civarında 20-30 yıllık akçamlar kuraklığın etkisi ile hızla sahadan çekilmeye başlamışlardır. Yine Eskişehir yöresinde aşırı soğuk alanlardaki bazı katran sahaları da 2005-2006 kışında dondan zarar görmüştür. Akasyalar yer yer sahadan çekilirken yer yerde bodurlaşmış, akçaağaçlar tamamen sahadan çekilmiştir. Onların yerlerini alıç ve ahlat ağaçları ile diğer yabanıl meyveler almaya başlamıştır. Ekosistemleri dışında kullanılan bu türler içerisinde, Akdenizli bir ağaç türü olan katranın, 30-40 yıllık deneyimlere göre daha başarılı olması aslında bir çelişki gibi görülebilir. Ancak bazı bilim adamları Orta Anadolu’yu Akdeniz ekosisteminin bir parçası olarak görmektedir.

Doğal ortamda çalışmak hem zor hem de çok kolaydır. Yapılacak ilk iş doğaya sorular sormaktır. Doğa yalan söylemesini bilmez, ancak dışlanmaktan hiç hoşlanmaz. Doğa sevecen olduğu kadar kurallarına uymayanlara hırcın davranır, gerektiğinde cezalandırır.    

Bozkırı çepe çevre saran meşe-ardıç birliğinin yine meşe ve ardıçlarla ağaçlandırılması, sahalara birliğin diğer türleri olan alıç, ahlat, karamuk, kuşburnu, acıpayam gibi türlerin karıştırılması, katran ve akçamın ise sadece en iyi su rejiminin olduğu derin topraklı gölgeli bakılarda karışıma sokulması gerekir. Bu birliğin üzerinde ise yine doğal türler kullanılarak karışık ormanlar kurulmalıdır.

Elbette bu çalışmaların başarısı meşe, ardıç, ahlat, alıç, acıpayam, iğde (eleagnus), akçaağaç (Acer), üvez (Sorbus) gibi taksonların yığınsal üretimine bağlıdır. Orman bakanlığının ağaçlandırmayı ön gördüğü sahaların %60-70’ini Orta Anadolu’daki ve Doğu Anadolu’daki benzer alanlar oluşturmaktadır. Oysa yukarıdaki türlerin fidanlıklardaki üretimi geçmiş yıllarda hiç olmamış, son yıllarda ardıç, alıç, ahlat, üvez ve diğer yabani türlerin üretim yöntemleri sonuçlandırılmış, yeni yeni yığınsal üretimleri gerçekleşmektedir. Bu sahaların başarılı bir şekilde ormanlaştırılması, öncelikle, meşe-ardıç birliğindeki ağaç türlerinde yığınsal fidan üretimlerinin hızlanmasına bağlıdır. O zaman sonsuza dek kalıcı ormanlar kurmak mümkün olacaktır.

Umutsuzca bozkır birliğinde orman kurmaya çalışılmamalı, bazı alanlarda doğal bozkır birliğini koruyucu önlemler alınmalı, orman kurma çalışmaları; insan kökenli bozkır sahalarında, doğal türler kullanılarak, mümkünse kalıntı ormanların etrafından başlanarak hızla sonuçlandırılmalıdır. Aksi taktirde onlarca yıl sonra ağaç dikecek toprak bulmakta güçlük çekebiliriz.

Tahıl, davar ve sığır bozkırlıdır. Bu nedenle ilk uygarlıklar bozkır-orman sınırında gelişmiştir. Anadolu’da ilk yerleşimler, ticaret ve göç yolları orman bozkır sınırından geçmiştir. Türklerde Orta Asya’dan başlayan göç yollarında bu sınırı yani meşe ve ardıç ormanlarını takip ederek Anadolu’ya gelmişler,  ilk yerleşimlerini bozkır-orman sınırına yapmışlardır. Bozkır-orman sınırı otlak hayvancılığı için en uygun yer olduğu gibi, insanların enerji gereksinmelerinin, yapı malzemelerinin de ana kaynağıdır. Binlerce yıldır Anadolu’da kurulan uygarlıklar toprak damlı evler inşa ettiler, madenleri çıkarıp işlediler. Toprak damlı evlerin inşaatında ardıç kerestesi, madenlerin eritilmesinde ardıç kömürü kullanıldı. Seramik atölyelerinde, kireç ocaklarında çamların çıralı odunları, aydınlanmada çamların katranı, binaların ısıtılmasında meşe odunu kullanıldı. Meşe ve ardıcın dalları, meyvelere soğuk kış aylarında hayvanlara ilave besin olarak verildi. En son ve en hızlı tahribat traktörün gelişiyle gerçekleşti. Traktör ve pulluk baskısı meşe ve ardıç ormanlarını kasıp kavurdu, ağaçları köklerinden söktü, bozkırı talan etti. Zaten sınır değerlerde yaşayan kuru orman ve bozkır ekosistemi hızla yıkıldı. Tahrip edilen ormanlık alanlar hızla daha dayanıklı bozkır bitkileri ile doldu, bozkırlaştı. Bozkırlar hızla ortadan kalktı ve çölleşmeye başladı.

Bu bahar bozkırın ortasında bir vaha gibi yeşeren 3-5 yaşındaki ağaçlandırma sahasını seyrederken hayallere daldım. Karlı dağlar tepelerin arkasından göklere yükseliyordu. Karların hemen altında, fırça gibi çam ormanları başlıyor, onun altında meşe ve ardıç ormanları eteklere ta bozkır sınırına kadar iniyordu. Sınırda ahşaptan yapılmış iki katlı evlerden oluşan köyler, etrafında dizi dizi ahırlar, öbek öbek ot yığınları vardı. Dağlardan bozkıra kadar ulaşan dereler ta bozkırın içerilerine kadar söğüt ağaçları ile birlikte ilerliyordu. Billur gibi sularda alabalıklar, görülmemek için söğüt gölgelerine saklanıyordu. Uçsuz bucaksız verimli otlakların üzerinde, bir uçtan bir uca gökkuşağı gerilmişti. Birde ağaçların arasında hiç acele etmeden yürüyen geyik gördüm.      

 

Orman yüksek Mühendisi Hazin cemal GÜLTEKİN                                      Ekim 2006

Eğirdir Orman Fidanlığı

Tel: 0 246 313 20 06

                

Kaynakça

Atalay, İ., 2002, Türkiye’nin Ekolojik Bölgeleri. Orman Bakanlığı Yayın No.163. 267s, İzmir.

Birant, H., 2006. Alıç Ağacı İle Sohbetler, TÜBİTAK popüler Bilim Kitapları No. 35, 339 s, Ankara.

Gültekin, H, C., Gültekin, Ü, G,  2006, Bazı Türkiye Ardıçlarının (Juniperus L.). Doğal Yayılışı, Biyolojisi ve Ekolojisi., AGM-OGM Eğirdir Fidanlığı Teknik Rapor NO:2006/1, Antalya Ormancılık Araştırma Müdürlüğü Dergisi (yayında). 25s, Antalya.

Çetik, R.,1985, İç Anadolu Vejetasyonu ve ekolojisi, Selçuk Üniversitesi Yayın No: 7, Fen-edebiyat Fakültesi Yayın No: 1, 496 s, Konya.

 

 

 

 

One Comment

  1. Ahmet Kalaycı

    Her güzellik, nimet onun değerini bilenler içindir. Değerini bilmeyenlerden bu nimetler alınır; ta ki, değerini anlayıncaya kadar. Henüz bunların değerini yeterince anladığımızı sanmıyorum. Ağaç diksen, cahil insanlar kırıp, kesiyor, hayvan otlatıyor, o da olmadı yakıyor. O bölgelerde, cehalet giderilmeden orman yeşermez.

     

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.